Muhtemel ki, birçok acılar yaşadınız, büyük kayıplarla birlikte. Geldiğiniz nokta olmak istediğiniz nokta olmasa bile, içine dâhil olmayı başarabildiğiniz belki de tek nokta. Belki bulunduğunuz hal üzerinde olmaktan memnun değilsiniz ama bir sürü bahanelerle kendinizi erteleyerek mevcut hayata katlanmaya çalışıyorsunuz. Hayata dair ve hayattan gelen her hamleyi
savuşturarak mevcut konuma zarar vermeyecek şekilde ‘şöyle böyle’ ya da ‘eh işte’ diye kısa kelimelerle tariflendireceğiniz bir hayat yaşıyorsunuz.
Büyük kaçışları özlemek ve hayal etmekle birlikte mevcut cetvel koşulların giderek daha da bağımlısı olarak, mutlu olma ihtimallerini sıfırlayıp bir şeyi, belki de ne olduğunu bilmediğiniz ama bir mucize olmasını ümit ettiğiniz ‘kurtuluşa’ kendinizi bırakıyor ve rüzgâr ne tarafa savuruyorsa o tarafa gidiyorsunuz.
Kimse için değil kendiniz için bile mücadele edemeyecek kadar yorgun, hayata karşı isteksiz, yarı depresif ve aile tarafından ‘kahrı zor’ insan tanımlamasıyla bir çeşit asalağımsı hayat yaşıyor ve çıkış yollarını bulmak adına ümidiniz olmadığı gibi çaba da aramıyor ve hatta bunların varlığına bile inanmıyorsunuz.
Hayat sanki sizden bağımsız ve hatta size karşı hareket ediyor. İstediğiniz birçok şey olmazken istemediğiniz her şeyi yaşamaya mecbur kalıyorsunuz. Başkalarını memnun etmek adı altında kandırdığınız çoğu zaman kendinizken, bunun böyle olduğunu içten içe bilmenize rağmen, kendinize yalan söylemeyi tercih ediyor ve en kolay yolu seçiyorsunuz. ‘kendini unutmak’…
Bazen çalkantılı ve beklentili hayatların verdiği gönül yorgunluklarının tamiri için kendi kendinize bir dört duvar yaratıp içine kurulursunuz. İnsanlardan kurtulursunuz ama ya kendinizden nasıl kurtulacaksınız?
Tarifini yapamadığınız bir mutluluk arayışıyla geçip giden zamanın bir şekilde farkında ama asla önüne geçerek geçmesine engel olmayan bir kabulleniş, bir baştan pes ediş ve savaşmadan yenilgiyi kabul ediş. Hayata dair tek bir damara tutunarak oradan ‘hasbel kader’ besleniş…
‘Eğer unuttuğun şey kendinsen gerçekten tekrar kendini hatırlaman için başına bir taş düşmesi gerekir.’ Çünkü fizik kurallarına göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece kendi yolunda giden bir gezegenin rotasını başka hiçbir şey değiştiremez. Aynı rotada döner durur. Taa ki bir meteor yağmuruna tutulup yörüngesinin dışına çıkana kadar…
Hani bazı an’lar vardır insanı birden bire kucaklayıveren ve bulunduğu mekân ve zamanla ilişkisini kesen. Bir an için gidersiniz kendi içinizde bir yerlere. Belki bir tad, belki esen rüzgârın uzaklardan getirdiği belli belirsiz bir koku ve belki de göze çarpmayan ve yalnızca sizde bir takım çağrışımlar yapabilecek türde bir sürü şey…
Kendinize karşı acımasızlığınızın ve duyarsızlığınızın doruğundayken birden bire gelen bir ‘şey’ sizi ve bütün dengelerinizi alt üst eder. Baş aşağı düşer ve neye uğradığınızı şaşırırsınız. Açlık, yokluk, sefalet, felaket, hastalık, sakatlık, kaza ve belalardan kurtulursunuz da bu ‘şey’den kurtulamazsınız.
O siz nereye giderseniz peşinizden gelir ve daha da kötüsü sizi peşinden sürükler. İnim inim inler ve kanlı yaşlar dökersiniz ve bir de dönüp bakarsınız ki o hayatınızı yerle bir eden, parçalayan, sizi kendinize yabancılaştırarak artık siz dâhil kimsenin tanıyamadığı bir siz yaratan ‘şey’ orada, belki ellerinizi uzattığınızda parmağınızla dokunacak kadar yakın ama asla avucunuza alamayacağınız kadar uzak bir konumda gülümseyerek, kendisini istetecek her türlü eda ve cilve ile duruyor.
Hayat ilk defa sizinle dalga geçiyor, alay ediyor ve insanların hakkınızda konuşmalarına gülüşmelerine tanık oluyor ama önemseyemiyorsunuz bile. Çünkü o ‘şey’ sizi ele geçirmiş. Bütün damarlarınıza, bütün hücrelerinize hükmediyor ve o ne derse siz onu yapıyorsunuz. Akıl, mantık, sağduyu devre dışı ve ölüm hiç bu kadar yakın ve arzu edilir olmamıştı.
Hayata dair vazgeçemeyeceğim sandıklarınız, aileniz, sevdikleriniz, yakınlarınızın varlığı bir eziyet. Her konuşmaları nasihat ve acı dolu bakışlarla dolu. ‘Ne zaman kendine geleceksin?’ sorusunu sorup duruyorlar ve fakat aslında sizin vermek istediğiniz tek bir cevap var. ‘hiçbir zaman’ ‘Ben hiçbir zaman kendime gelmek istemiyorum!’
Her türlü rezalet, aşağılanma, umursanmama, duyarsızlık, bencillik ve yaşanılan bütün olumsuz duygulara karşı o ‘şey’ uğruna bir katlanma, bir hoş görme, bir affetme ve yine ve yeniden o ‘şey’ uğruna ölme hali…
Artık hayat bir daha asla size acı veremez. Hayat idareyi eline almış gibi görünse bile, sizi öyle yaşatıp öyle öldürse bile, eğer o ‘şey’ ile tanışıklığınız varsa artık hayata karşı bir – sıfır galipsiniz demektir…
O zaman gönül rahatlığıyla diyebilirsiniz. Ey hayat, Benim muhatabım sen misin sanıyorsun…
Benim muhatabım ‘aşk’ !!!
|